Medeniyetimiz ve Şehirlerimiz

Medeniyet tarihinin simgesi ve yaşayan kanıtlarıdır şehirler. Bir arada yaşamanın, üretmenin, paylaşmanın, iş bölümü yapmanın, yardımlaşmanın ve organize olmanın vuku bulduğu mekânlardır. Her insan topluluğu kendi yaşam anlayışından ve kültüründen kaynaklanan dinamiklerle oluşturur yaşadığı şehirleri. Ve de hayata karşı tasavvur ettikleri belirler aslında çevresi ve doğayla olan ilişkisini.  Bir düzen arayışıdır şehirler. Toplumsal hayatın ve insan ilişkilerinin düzenlendiği, sosyal mesafelerin en aza indiği ve yoğunlaştığı yapılardır. Bu yoğunluk içinde vücut bulan idari ve ekonomik süreçler ise asli unsurlarını oluştururlar şehirlerin.

Kadim şehirler yüzyıllar önceden yansıyan sesler, görüntüler ve eserler taşırlar günümüze. Modernitenin her türlü taarruzuna karşı direnen bir ruhu yaşatırlar hâlâ ve merkezinde insan olan bir hayatın mirasıdır bugüne. Şehrin işleyişinde bu mirasın izleri vardır. Sokaklarından meydanlarına, açık alanlarından konut alanlarına, merkezinden çeperlerine kadar aynı havayı solutur insanına. Medeniyetin tarihi kadim şehirlerin tarihidir bir nevi. Ve kadim şehirler inşa edildiği kadar ihya da edilen mekânlardır.

Uzun ve köklü geçmişi olan bir toplum olarak nice kadim şehre sahibiz. Yaşadığımız coğrafyanın her köşesinde izleri görünen bir şehircilik anlayışımız var. Ama ne yazık ki bu anlayışımızı modern yaşamın kaygılarına teslim eden bir umursamazlık ve aymazlık içinde yaklaşıyoruz bugünkü şehirlerimize. Eskiden sadece bekçisi ve koruyucusu olduğumuz, mekânın ve mülkün gerçek sahibinin bilincinde bütüncül yaklaştığımız şehirlerimize, bugün modern hayatın baskısıyla parçacı ve sahiplik dürtülerimizi öne çıkaran bir anlayışla yaklaşıyoruz. Çevremizle olan ilişkileri düşünce sistematiğimizin dışında bırakan bir inşa sürecine mahkûm ettik şehirlerimizi. Sosyal mesafelerin en aza indiği bir düzlemde birbirimizden koptuk, şehre ait düşüncelerimizi ayrıştırdık. İşte bu yüzden günümüz şehirlerinde bin türlü soruna çözüm arıyor, kadim şehirlerimizi hızla bu sorunlar yumağı içerisinde kaybediyoruz.

Mahallenin en küçük toplu yaşam biçimi olduğu bir yerleşme ve yaşama düzenini imar planlarının çekme mesafesi endeksli monoton yapılaşma düzenine kurban edip suni sınırlar içerisine hapsettik. Artık ne komşularımızla vakit geçireceğimiz sosyal mekânlara ne de ağaçların gölgesinde oturacağımız yeşil alanlara yeterince sahip değiliz. Sahip olduklarımız ise yaşayan mekânlar olmanın çok ötesinde artık. Elbette modern yaşamın dayattığı zorunluluklar insan üzerindeki olumsuz etkisini, insan ürünü yapılı çevre üzerinde de gösteriyor. Maruz kalınan hızlı nüfus artışı ve bundan kaynaklanan altyapı sorunları bütün şehirlerimizi olduğu kadar bugün bölgesinin en önemli yerleşim yerleri olan İstanbul, Edirne, Konya, Kayseri, Diyarbakır, Şanlıurfa gibi kadim şehirlerimizi de olumsuz etkilemekte. Çare ise sadece, geçmişte doğru yaptıklarımızı günün şartlarına uygun olarak tekrar etmek.

Kadim şehirlerimiz ve şehircilik anlayışımızdan bahsederken elbette kendi kültür ve geleneğimizin ürünü olan vakıfları göz ardı etmek doğru olmayacaktır. Esasen şehircilik anlayışımızın mekâna yansıyan özünü oluşturan, beşeri ilişkileri olduğu kadar, insanın mekânla olan ilişkilerini de düzenleyen kendine has müesseselerdir vakıflar. Topluma eğitim ve kültür, şehircilik ve belediye, imar ve kalkınma, sosyal yardım ve dayanışma gibi hizmetlerin sunulmasına yönelik olarak kurulan, ama ne yazık ki geçmişe ait bıraktığımız, yaşatmadığımız ve dahası unuttuğumuz bu yapılar belki de şehre ait sorunlarımızın çözüm noktası olarak sadece hatırlanmayı beklemektedir. Sosyal sorumluluk, sosyal adalet, toplumsal ve iktisadi kalkınma gibi ideal toplumların özünü oluşturan kavramların mekânda vücut bulması için, yüzyıllar boyunca inşa edilen vakıf medeniyetimizin temellerine dayanmamız gerektiği aşikârdır.

Öte yandan kadim şehirlerimiz şehircilik anlayışımızın en önemli temsilcileri olduğu kadar kültürel mirasımızın da en değerli parçaları olarak mutlak korunması ve gelecek nesillere aktarılması gereken unsurlardır. Şehirlerimizde geçen yüzlerce yıla nazire yaparcasına yükselen çoğu vakıf yapısı mimari eserlerimizin bakım ve aslında uygun şekilde onarımının yapılması daha nice yıllar ayakta kalmalarını sağlamak için bir zaruriyet halini almıştır. Bu zaruriyetin giderilmesi için fiziki şartlarının düzeltilmesiyle beraber bu eserlerin yaşayan mekânlar haline getirilmesi, mümkün olduğunca aslına uygun kullanımlara sunulması için toplumsal taban oluşturularak gerekenler yapılmalıdır.

Kısaca yeni bir binyılın eşiğinden henüz geçmişken, şehre yönelik düşüncelerimizin yeni, yaşanabilir ve sürdürülebilir mekânları oluşturabilmesi bir yol haritasına ihtiyaç duymaktayız. Şüphesiz bu yol haritası ortaya konulurken kadim şehirlerimizin dünü rol model olarak alınmalıdır. Yeni çözüm arayışları yerine, geçmişte iyi ve doğru yaptığımız uygulamaları sosyal hayatın getirdiği yeni şartlara adapte ederek hayata geçirmek; ‘insanı yaşat ki devlet yaşasın’ düsturunun gereği olarak yaşanabilir çevreler inşa ederken fiziki ve sosyal altyapılarının tam olarak oluşturulmasını sağlamak ve bizimle birlikte yaşayan, nefes alan, hayat veren şehirler vücuda getirmeliyiz.

Şehir Planlama, Kalkınma, Stratejik Plan, Bölge Planı, Yerel Kalkınma, Ekonomi, Mehmet Gürbüz